Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Görülmeden Dönülmez’ Denilen Yerlerin Gizli Komedisi
Türkiye, coğrafi konumu ve tarihi zenginlikleriyle ‘gezilecek yerler’ listelerinin adeta kutsal kitabını yazmış bir memleket. Her köşesi ‘mutlaka görülmeli’, ‘ölmeden önce yapılmalı’, ‘Instagram’a konulmalı’ nidalarıyla dolu. Ama gelin görün ki, bu ‘görülmesi gereken’ yerlerin ardında, broşürlerdeki pırıl pırıl gülümsemelerin ve filtreli gün batımlarının ötesinde, bambaşka bir gerçeklik yatıyor. Sanki birileri, “Hadi bakalım, şimdi de şu ‘cennet’ köşede biraz terleyin, biraz sinir harbi yaşayın, ama sakın keyfinizi bozmayın, çünkü bu ‘unutulmaz bir anı’!” der gibi.
Pamukkale: Travertenlerin Büyülü Değil, Terli Dünyası
Pamukkale… Adı bile insana pamuk gibi, bembeyaz bir düşü çağrıştırıyor, değil mi? Oysa gerçeklik, o bembeyaz travertenlerin üzerinde, binlerce insanın terli ayak izleriyle yürüme maratonuna dönüşüyor. Broşürlerde gördüğünüz o turkuaz sulara nazikçe ayaklarını sokup huzurlu bir şekilde poz veren insanlardan biri olmak için, önce o kalabalığı yarmanız, sonra da kaygan zeminde düşmemeye çalışırken, bir yandan da terden sırılsıklam olan tişörtünüzü gizlemeye çalışmanız gerekiyor. Termal suların şifalı olduğuna dair inanç, o anki fiziksel eziyetin yanında küçük bir teselli oluyor. Bir de antik havuz var tabii; Kleopatra’nın yüzdüğü söylenen. Oraya dalmak için ödediğiniz ücretle, sanırsınız ki Kleopatra’nın kendisiyle yüz yüze geliyorsunuz. Oysa gördüğünüz, şezlong kapma savaşı veren, selfi çubuklu, güneş yanığı olmuş, mutlu (!) turist ordusu.
Kapadokya: Balonların Altındaki Tozlu Gerçeklik
Kapadokya… Instagram akışlarının vazgeçilmezi, sevgililerin evlilik teklifi durak noktası, ‘peri bacaları’ ile meşhur. Sabahın köründe uyanıp o soğuk havada, yüzlerce balonun yükselişini izlemek… Kulağa ne kadar büyüleyici geliyor, değil mi? Ta ki o balon sefasının kişi başı kaç bin lira olduğunu öğrenene kadar. Sonra bir de, o balonların kalktığı tarlaların ne kadar tozlu olduğunu, o büyülü manzarayı görmek için binlerce insanla birlikte itiş kakış beklediğinizi fark edersiniz. Yere indiğinizde ise, sizi bekleyen ATV turları ile vadileri toz bulutu içinde gezmek, ya da hediyelik eşya dükkanlarında, her biri diğerinin aynısı olan “el yapımı” ürünlere servet dökmek kalır. Mağara otellerin ‘otantik’ havası ise, rutubet ve bazen de yetersiz havalandırma ile harmanlanmış, ilginç bir deneyime dönüşür. Romantizm mi dediniz? O, genellikle fotoğraf karesinde kalır, gerçek hayatta ise sabahın 5’inde uyanmanın getirdiği huysuzlukla mücadele edersiniz.
Antalya: Her Şey Dahil Esaretin Glamour Hali
Antalya… ‘Her şey dahil’ cenneti, ‘sınırsız eğlence’ vadeden bir rüya. Broşürlerdeki o pırıl pırıl havuzlar, enfes yemekler ve güler yüzlü personel… Gerçekte ise, sabah 7’de havuz başında havlu savaşı veren teyzeler, öğlen büfesinde tabağına kule yapan amcalar ve akşam animasyonunda “Gangnam Style” eşliğinde dans eden yorgun çocuklar. ‘Sınırsız içecek’ dedikleri, genellikle kalitesiz kokteyller ve bol buzlu meşrubatlar. ‘Gurme lezzetler’ ise, her öğün kendini tekrar eden, vasatın biraz üstü açık büfe demek. Otelden dışarı adım atmaya cesaret ederseniz, sizi bekleyen taksici ve esnaf ordusunun “hoş geldiniz” nidalarıyla, “acaba ne kadar kazıklanacağım?” endişesi arasında gidip gelirsiniz. Denize girmek mi istediniz? Plajlar genellikle otellerin himayesinde ve her şey dahil konseptinin bir uzantısı olarak, kalabalık ve gürültülü. Ama olsun, en azından “her şey dahil” değil mi? Ne kadar da rahatlatıcı! Sanki evde oturup kendi yemeğini yapmak daha az yorucuymuş gibi…
İstanbul: Tarihin Koşturmacası ve İnsan Seli
İstanbul… Yedi tepeli şehir, medeniyetlerin beşiği, iki kıtanın buluştuğu nokta. Kulağa ne kadar da şiirsel geliyor. Ta ki Sultanahmet Meydanı’nda, Ayasofya ve Mavi Cami arasında, o bitmek bilmeyen insan selinin içinde kaybolana kadar. “Tarihi solumak” dedikleri şey, aslında bitmeyen bir kuyrukta beklemek, fotoğraf çekmek için yarım saat uygun açı kollamak ve şehrin bitmek bilmeyen gürültüsü içinde kendinizi bulmak demek. Topkapı Sarayı’nda Harem’i görmek için ekstra ücret öderken, “Acaba padişahlar da bu kadar sıra bekliyor muydu?” diye düşünmeden edemezsiniz. Kapalıçarşı’nın labirentlerinde “otantik” bir şeyler ararken, her köşe başında “gel abi, gel abla, en ucuz burada” çığlıklarıyla karşılaşır, sonunda kendinizi bir halı dükkanında, çay ikramı eşliğinde, aslında hiç ihtiyacınız olmayan bir şeye ikna olmaya çalışırken bulursunuz. Boğaz turu mu? O da, teknede çalınan yüksek sesli pop müzik ve selfi çeken kalabalık arasında, “acaba hangi köprüdeyiz?” diye düşünmekle geçer. İstanbul’un büyüsü mü? O, genellikle filmlerde ve kitaplarda kalır, gerçek hayatta ise bir metrobüs yolculuğunun yorgunluğunu üzerinizden atma çabasıyla geçer.
Türkiye’de ‘gezilecek yerler’ listeleri, adeta bir performans sanatı. Herkesin bir yerlere gitme, bir şeyler görme ve bunları sosyal medyada paylaşma zorunluluğu hissettiği, büyük bir tiyatro sahnesi. Broşürlerdeki o cennet karelere ulaşmak için verdiğiniz mücadele, ödediğiniz bedel ve harcadığınız enerji, bazen tatilin kendisinden daha yorucu olabiliyor. Belki de asıl mesele, o “görülmesi gereken” yerleri görmek değil, o yerlerde “görülmek” meselesidir. Kim bilir, belki de en güzel tatil, evde, klimanın altında, kimseye hesap vermeden, kendi ‘cennetinizi’ yaratmaktır. Ama bunu sakın kimseye söylemeyin, yoksa ‘gezmeyen’ damgası yersiniz ve o da günümüz dünyasında affedilmez bir günahtır.
0 Yorum