Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Anı Biriktirme’ Adına Çekilen Eziyet ve Zorunlu Gülüşler Komedisi
Ah, Türkiye’de gezilecek yerler… Adeta bir “yapılacaklar listesi” gibi önümüze serilen, her biri diğerinden “daha eşsiz”, “daha otantik”, “daha unutulmaz” olması gereken destinasyonlar. Sanki bir vatanseverlik göreviymiş gibi, her yaz, her tatil dönemi, bir yerlere gitme, bir şeyler görme, bir de üzerine mutlaka “muhteşem anılar biriktirme” zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Ne mutlu bize ki, bu kutsal görevi yerine getirirken, aslında ne kadar da “eğlendiğimizi” göstermek için sosyal medyada kanıtlar sunmaktan da geri kalmıyoruz. Kim bilir, belki de o anı biriktirme telaşında, gerçekten anı yaşadığımızı unutuyoruzdur, ne dersiniz?
‘Otantik Deneyim’ Masalı ve Gerçeklik Arasındaki İnce Çizgi
Her turizm broşürü, her gezi blogu, size “yerel halkla iç içe”, “gerçek Türkiye’yi keşfedin”, “hiç bozulmamış köy yaşamı” gibi cazip sloganlarla seslenir. Siz de safça inanırsınız, bavulunuzu toplar, yola koyulursunuz. Vardığınızda ne mi bulursunuz? Genellikle, yıllar önce “bozulmamış” olduğunu iddia edenlerden farksız, turistik eşya dükkanlarıyla çevrili, fiyatların astronomik seviyelere çıktığı, her köşe başında bir selfie çubuğu satıcısıyla karşılaşacağınız bir panayır alanı. O “otantik” sandığınız el yapımı halının aslında Çin malı olduğunu, “yerel lezzet” diye yediğiniz yemeğin standardın altında bir fast food zincirinin türevi olduğunu fark etmeniz, genellikle tatil bitip faturayı ödediğiniz ana denk gelir. Ama olsun, Instagram’a “#yerellezzetler #otantikdeneyim” yazmak paha biçilmez!
Görsel Şölen mi, Göz Boyama Sanatı mı?
Türkiye’de gezilecek yerler denince akla hemen o kartpostallık manzaralar gelir: Pamukkale’nin bembeyaz travertenleri, Kapadokya’nın peri bacaları, Antalya’nın turkuaz koyları… Fotoğraflarda hepsi öyle masalsı, öyle uhrevi durur ki, gördüğünüzde nefesinizin kesileceğini sanırsınız. Kesilir de, ama genellikle o manzaraya ulaşmak için harcadığınız efor, çektiğiniz çile veya kalabalığın yarattığı boğucu atmosfer yüzünden. Bir Peri Bacası’nın önünde, yüzlerce insanla aynı kadraja girmemek için verdiğiniz mücadele, o “eşsiz” anın büyüsünü biraz olsun kaçırmıyor mu? Ya da Pamukkale’nin o bembeyaz sularında, aslında ayaklarınızın altında kaygan taşların ve kalabalığın oluşturduğu bir “su parkı” hissiyatı? Olsun, filtreler var! O kalabalığı kırp, rengi biraz daha canlandır, “rüya gibi” bir kare işte karşınızda. Gerçekler kimin umurunda?
‘Keşfedilmemiş Cennet’ Avcılığı ve Hüsran
Bir de şu “keşfedilmemiş cennet” avcıları var. Herkesin gittiği yerlerden sıkılmış, “farklı bir şeyler” arayışında olan, ama aslında yine herkesin okuduğu bloglardan, izlediği videolardan “ilham” alan o modern kaşifler. Giderler, bir köy kahvesinde “yerel halkla sohbet” etmeye çalışırlar, genellikle ortak bir dil bulamazlar. Bir dağ yolunda, “kimsenin bilmediği” bir şelale bulmaya çalışırken, yolun sonunda kendilerini yine bir büfenin ve birkaç tur otobüsünün beklediği bir alanda buluverirler. Çünkü Türkiye’de, sevgili dostlar, gerçekten “keşfedilmemiş” bir yer kalmadı. Her yer, bir şekilde keşfedildi, Instagram’landı, etiketlendi ve bir turizm rotasına dahil edildi. Belki de asıl keşfedilmesi gereken, kalabalıkların ve beklentilerin ötesinde, kendi içimizdeki huzur rotasıdır, kim bilir?
Bu “anı biriktirme” maratonunda, bazen durup düşünmek gerekmez mi? Gerçekten o “görülmesi şart” yerlerin her birini görmek zorunda mıyız? Ya da o mükemmel fotoğrafları çekmek için harcadığımız zaman ve enerji, o anı gerçekten deneyimlememize engel olmuyor mu? Belki de asıl değerli olan, bir yere gitmek değil, gittiğimiz yerde kendimizi bulmak, o anın tadını çıkarmaktır. Ama ne yazık ki, bu modern turizm çağında, nefes almak bile bir performans, bir zorunluluk haline geldi. O yüzden, bir sonraki “unutulmaz” tatilinizde, o kalabalıklar arasında, o zorunlu gülüşlerin ardında, gerçekten ne aradığınızı bir kez daha düşünün. Belki de en güzel anı, evde, pijamalarınızla, bir fincan çay eşliğinde, hiçbir yere gitme zorunluluğu hissetmeden yarattığınız o anlardır.
0 Yorum