Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Instagram’lık Manzaraların Perde Arkasındaki Ter ve Gözyaşları
Ah, Türkiye! Cennet köşeleri, tarihi dokusu, eşsiz lezzetleri… Reklam broşürlerinde, sosyal medya akışlarında ve o bitmek bilmeyen “mutlaka görülmesi gerekenler” listelerinde her daim parlatılan, adeta bir zorunluluk haline getirilen o destinasyonlar. Sanırsınız ki, hayatınızda bir kez dahi olsa buralara uğramazsanız, ömrünüz eksik kalacak, ruhunuz doymayacak. Halbuki gerçekler, filtrelerin ardına saklanan, terli alınlar ve zoraki gülümsemelerle dolu bambaşka bir dünya sunuyor. Gelin, o ‘unutulmaz’ denilen anların aslında ne kadar da unutulmak istendiğini, bir de benim gözümden dinleyin.
‘Gezgin’ Olma Baskısı ve Gerçekliğin Acımasız Tokadı
Modern çağın en büyük dayatmalarından biri, hiç şüphesiz ‘gezgin’ olmaktır. Elinizde bir sırt çantası, üzerinizde bol kesim keten bir gömlek ve yüzünüzde sürekli bir ‘keşif’ ifadesiyle dolaşmanız beklenir. Türkiye de bu ‘gezgin’ olma hevesinin en verimli topraklarından biri. Her köşe başında bir ‘saklı cennet’, her taşın altında bir ‘bin yıllık sır’ var. Sadece gidip görmeniz yetmez, aynı zamanda o anı ‘deneyimlemeniz’, ‘içselleştirmeniz’ ve tabii ki ‘Instagram’da paylaşmanız’ gerekir. Aksi takdirde, varlığınız anlamsızlaşır, seyahatiniz hiç yaşanmamış sayılır.
Broşürdeki Cennet, Gerçekteki Keşmekeş
Bir broşürü elinize aldığınızda ya da o meşhur gezi bloglarına göz attığınızda, Türkiye’nin her yeri adeta bir kartpostal güzelliğinde belirir. Masmavi denizler, yemyeşil yaylalar, bomboş antik kentler… Ama ne hikmetse, siz oraya vardığınızda, o ‘bomboş’ antik kent, binlerce selfie çeken turist ordusuyla dolup taşar. O ‘sakin’ koyda, plaj havlusu serecek yer bulmak için adeta bir savaş vermeniz gerekir. Güneş batarken Kapadokya’da balonları izlemenin ‘romantik’ vaadi, aslında yirmi dakikalık bir otobüs yolculuğu, soğuk havada bir saat bekleme ve on binlerce insanın aynı anda telefonunu havaya kaldırdığı bir kalabalık demektir. Romantizm mi dediniz? Ah, evet, o da telefon ekranınızda beliriyor, canlı renklerle.
‘Otantik Deneyim’ Aldatmacası ve Zoraki Yerellik
Bir de şu ‘otantik deneyim’ safsatası var. Türkiye’de gezilecek yerler listelerinin vazgeçilmezi. Bir Ege köyünde ‘yerel teyzeyle gözleme yapma’, bir Doğu Anadolu şehrinde ‘gerçek misafirperverliği tatma’… Ne hikmetse, bu ‘otantik’ deneyimler hep organize turlar aracılığıyla, belirli bir ücret karşılığında ve genellikle teatral bir havayla sunulur. Teyzeler gözlemeyi sanki ilk kez yapıyormuş gibi heyecanla anlatır, köylüler size özel bir ilgi gösteriyormuş gibi durur. Ama aslında, siz oradan ayrılır ayrılmaz, bir sonraki turist grubunu karşılamak için aynı senaryoyu tekrar sahnelemeye devam ederler. Sizin ‘eşsiz’ deneyiminiz, onların günlük mesaisi haline gelmiştir. Bu, bazen samimiyetin, bazen de turistlerin saflığının bir komedisidir.
Sosyal Medya Şovu ve Gerçeklik Arasındaki Uçurum
Günümüzde bir yere gitmek, orayı görmekle kalmaz, aynı zamanda ‘kanıtlamak’ anlamına gelir. Türkiye’de gezilecek yerler, adeta birer Instagram sahnesi haline gelmiştir. Her bir kare, özenle seçilmiş açılarla, filtrelerle ve ‘hayat çok güzel’ temalı caption’larla donatılır. Sanki o fotoğrafı çekmek için yirmi dakika bekleyen, otuz deneme yapan, ter içinde kalan ve nihayetinde istediği pozu yakalayan kişi siz değilmişsiniz gibi.
Her Karede Mükemmellik Ararken Kaybolan Anlar
Bir şelalenin önündesiniz, doğanın büyüleyici sesini dinlemek yerine, telefonunuzun kamerasını en iyi açıyı bulmak için sağa sola çeviriyorsunuz. Bir antik tiyatroda, tarihin fısıltılarını duymak yerine, ‘ben buradaydım’ mesajını en estetik şekilde vermek için bir poz arayışındasınız. O anın tadını çıkarmak, etrafa bakmak, nefes almak yerine, sanal dünyada beğeni toplama derdine düşüyorsunuz. Türkiye’nin her köşesi, bu ‘mükemmel an’ avcılığının birer kurbanı. Ve ironik olan, bu av uğruna, o ‘unutulmaz’ anların kendisi unutulup gidiyor.
Hashtag Rüyaları ve Bütçe Kâbusları
#TravelGoals, #Wanderlust, #TürkiyeCenneti… Bu etiketlerin arkasında yatan gerçek, çoğu zaman şişen bir kredi kartı ekstresi ve zoraki bir gülümseme oluyor. O ‘rüya gibi’ oteller, ‘eşsiz’ restoranlar ve ‘macera dolu’ aktiviteler, cebinizden bir servet uçup gitmeden gerçekleşmiyor. Ve işin en acı tarafı, tüm bu harcamalar ve yorgunluk sonunda, geriye kalan tek şeyin, aslında çok da ‘eşsiz’ olmayan bir dizi fotoğraf ve ‘yapıldı’ tikini attığınız bir liste olduğunu fark etmenizdir. Belki de asıl mesele, gerçekten ne aradığımızı, o broşürlerde vaat edilen ‘huzur’ veya ‘macera’nın, aslında kendi içimizde, filtrelerden ve beklentilerden arınmış bir bakış açısıyla bulunabileceğini unutmamızdır. Belki de gerçek bir keşif, etiketlenmemiş, planlanmamış ve sadece yaşanmış olanlarda gizlidir, o bitmek bilmeyen ‘gezilecek yerler’ listelerinin çok ötesinde.
0 Yorum