Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Görülmeden Ölme’ Listesinin Modern İşkencesi
Türkiye’de gezilecek yerler listeleri, modern zamanların kutsal kitapları gibidir. Herkesin elinde, her sosyal medya gönderisinde, hatta her akşam yemeği sohbetinde karşımıza çıkan o bitmek bilmeyen ‘gitmeden ölme’ listeleri… Sanki bu yerlere ayak basmazsak, hayatımız eksik kalacak, ruhumuz tamamlanmayacak, hatta belki de cennetin kapıları yüzümüze kapanacak. Ne büyük bir yük, ne büyük bir ‘görev’ değil mi? Sanki her biri, ruhumuzun eksik parçalarını tamamlayacak sihirli birer anahtar. Ama gelin görün ki, bu anahtarlar bazen kapıları açmaktan çok, yeni kilitler vuruyor, bizi daha da büyük bir keşmekeşin içine itiyor.
Listelerin Ağır Yükü: ‘Görülmeli’ Dayatması
Herkesin dilinde aynı nakarat: ‘Kaputaş’ı görmedin mi?’, ‘Pamukkale’ye gitmeden nasıl yaşarsın?’, ‘Ayasofya’yı ziyaret etmedin mi, sen bu ülkenin neresindensin?’ Bu sorular, birer kurşun gibi saplanır kalbinize. Sanki bir turistik yerler karnesi tutuluyor ve siz notunuzu yükseltmek zorundasınız. Bu ‘görülmeli’ dayatması, üzerimizde bir baskı oluştururken, aslında kendi seçimlerimizi yapma özgürlüğümüzü de elimizden alıyor. Oysa bazen tek istediğimiz, bir bankta oturup kuş seslerini dinlemek, ya da evimizin balkonundan gökyüzünü seyretmek, basit bir huzur bulmaktır. Ama yok, ‘deneyim’ peşinde koşmak, ‘yaşanmışlık’ biriktirmek zorundayız ki, bir sonraki toplantıda anlatacak hikayemiz olsun.
Kalabalıkların Dansı ve Fotoğraf Çekme Sanatı
O meşhur Kaputaş Plajı’na indiğinizde, broşürlerdeki o masmavi, sakin koy yerine, insan seline takılıp kalırsınız. Herkes aynı açıyı yakalamaya çalışıyor, aynı pozu vermeye uğraşıyor. Kimisi havuz pozu verirken, kimisi meditasyon yapıyormuş gibi duruyor. Bir yandan denizin tadını çıkarmak istiyorsunuz, diğer yandan fotoğrafınızda kimsenin kafasının olmaması için akrobatik hareketler yapıyorsunuz. Ah o Instagram… Olan biten her şey, önce oraya yüklenmeli, değil mi? Yoksa yaşanmış sayılmaz, beğeniler gelmezse o anın bir kıymeti kalmaz. Güneş batarken çekilen o ‘spontan’ kare için verilen mücadeleleri kimse bilmez.
‘Otantik Deneyim’ Avının Komedisi
Bir de ‘otantik deneyim’ diye bir şey var. Köy kahvaltısı yapacaksın, el yapımı kilim alacaksın, çömlek ustasından ders alacaksın… Sanki biz bu topraklarda doğmadık, büyümedik. Sanki ‘otantik’ olanı bulmak için kilometrelerce yol katetmemiz, sonra da buna bir ton para ödememiz gerekiyor. Oysa otantiklik, burnumuzun dibinde, belki de komşumuzun bahçesindeki domatesin tadındadır, ya da bir esnafın samimi sohbetinde. Ama yok, ‘turistik’ olanı daha bir ‘gerçek’, daha bir ‘değerli’ sayıyoruz, çünkü etiketinde ‘otantik’ yazıyor ve bu, sosyal medyada paylaşılmaya daha uygun.
Ulaşım Çilesi ve ‘Keyifli’ Yolculuklar
Peki ya ulaşım? Türkiye’nin o eşsiz coğrafyasının tadını çıkarmak için saatler süren otobüs yolculukları, daracık yollarda tırmanmalar, bazen de yoldan çıkıp ‘macera’ diye adlandırılan o tozlu patikalar… Arabanız varsa yakıt parası, otobüsle gidiyorsanız o bitmek bilmeyen molalar, tuvalet sıraları, şoförün radyo seçimi… Bütün bunlar, ‘görülmeye değer’ bir manzara için çekilen eziyetin sadece küçük bir kısmı. Ama olsun, ‘yolda olmak’ da bir deneyim, değil mi? Hele bir de o deneyimi bir Instagram hikayesiyle taçlandırırsanız, ‘yolda sıkılmak’ diye bir kavramın olmadığını iddia edebilirsiniz, değmeyin keyfinize! Yeter ki o manzara fotoğraflarına değsin.
Bütçe Dostu (!) Tatiller ve Gizli Maliyetler
Broşürlerde ‘bütçe dostu tatil’ diye satılan paketler var bir de. Ama o ‘dostluk’, sadece ilk bakışta. Ekstra turlar, müze giriş ücretleri, rehber parası, ‘yerel lezzetleri tatma’ adı altında ödenen fahiş fiyatlar, hediyelik eşya dükkanlarının o ‘kaçırılmaz’ fırsatları… Bir bakmışsınız, cebinizdeki son kuruşa kadar sömürülmüşsünüz, kredi kartı ekstreniz ‘unutulmaz anılar’ın faturasını kesmiş. Ama önemli değil, ‘anı biriktiriyorsunuz’. Anılar pahalıdır, hele ki Türkiye’de, ‘her şeyi görme’ telaşıyla biriktirilenler…
‘Ruhunu Dinlendir’ Vaadi ve Gerçek Hayattaki Stres
Reklamlarda hep ‘ruhunuzu dinlendirin’, ‘kendinizi bulun’ gibi sloganlar var. Oysa biz o yerlere vardığımızda, ruhumuzu dinlendirmek bir yana, daha da yoruluyoruz. Sabahın köründe kalk, kahvaltı et, otobüse yetiş, rehberin peşinden koş, fotoğraf çek, bir sonraki durağa git… Akşam otele döndüğünde, bacaklarınız kopmuş, zihniniz bin bir bilgiyle dolmuş, ama ruhunuz? Ruhunuz hala o ‘dinlenme’ vaadinin peşinde koşuyor, belki de bir sonraki ‘görülmesi gereken’ yere vardığında nihayet huzur bulacağını umarak. Ne acı bir ironi.
Tarihi Dokunun ‘Modern’ Yorumu
Tarihi yerler ayrı bir alem. Yüzlerce yıllık bir yapının önünde durup, sadece ‘vay be’ demekle yetinemezsiniz. Rehberin anlattığı her detayı ezberlemeli, her efsaneye inanmalı, her taşın altında bir hikaye aramalısınız. Ve tabii ki, o antik kalıntılarla ‘sanatsal’ bir fotoğraf çekmelisiniz. Bir eliniz havada, diğer elinizle bir sütunu tutmuş, ‘geçmişe saygı’ duruşu… Ya da bir kalıntının üzerine çıkıp ‘ben buradaydım’ mesajı vermek… Ama ne kadar saygı, ne kadar ‘anı yaşama’? Genelde, bir sonraki ‘görülmesi gereken’ yere yetişme telaşı, bir sonraki ‘mükemmel’ fotoğrafı çekme telaşı.
Belki de tüm bu koşuşturmanın, tüm bu ‘görev’ listelerinin ardında, gerçekten görmek istediğimiz şeyleri gözden kaçırıyoruzdur. Belki de en güzel manzara, en ‘otantik’ deneyim, en ‘dinlendirici’ an, bize dayatılan o listelerin çok dışında, kendi içimizde, kendi anımızda saklıdır. Bir çay bahçesinde sohbet etmek, hiç tanımadığınız bir sokakta kaybolmak, ya da sadece anı yaşamak… Ama kim bilir, belki de tüm bu ‘çile’ denen şey, aslında modern insanın kendini var etme biçimidir; bir sonraki ‘anı’ için nefes nefese koşarken, aslında hiçbir yere varmadığını bile bile, bu kısır döngüde bir ‘mutluluk’ illüzyonunu kovalamak…
0 Yorum