Türkiye’de Gezilecek Yerler: Kültürel Zenginleşme Maskesi Altındaki Zorunlu Gösteri
Türkiye’nin “gezilmesi gereken
Türkiye’nin “gezilmesi gereken
Ah, Türkiye! Cennet vatanımız, iki kıtanın kesişim noktası, medeniyetlerin beşiği… Herkesin dilinde bir ‘keşif’, bir ‘deneyim’ lafı. Sanki buraya tatile değil de, zorunlu bir kültürel gelişim kampına gelmişiz gibi. Broşürler ‘huzur’ vaat ederken, aslında her dönemeçte bizi bekleyen bir tarih sınavı, bir gastronomi maratonu ve ‘yerel halkla kaynaşma’ adı altında dayatılan bir performans var. Ne o, öyle elini kolunu sallayarak gezip, sadece güneşin tadını mı çıkaracaksın? Ayıp! Burası öyle sıradan bir tatil yeri değil, burası bir açık hava müzesi, bir lezzet laboratuvarı, bir ‘olmazsa olmaz’lar listesi cehennemi!
Türkiye’de bir antik kente adım attığınız an, sıradan bir turist olmaktan çıkıp, aniden bir arkeoloji öğrencisine dönüşürsünüz. Rehberin, milattan önceki bilmem kaçıncı yüzyıldan kalma bir taş yığınını, sanki az önce orada Fatih Sultan Mehmet kahve içiyormuşçasına bir coşkuyla anlatmaya başlamasıyla başlar her şey. O taşın hangi medeniyete ait olduğu, hangi tanrıya adandığı, hatta hangi imparatorun hangi entrikasına şahit olduğu, beyninize yüklenen zorunlu bir güncelleme paketi gibidir. Güneş tepeden yakarken, siz de o yorgun ama bir o kadar da ‘bilgiye aç’ yüz ifadenizi takınmak zorundasınızdır. “Vay canına, ne kadar etkileyici!” demek için can atarsınız, halbuki aklınızdaki tek şey, o taşın gölgesinde bir nefes molası vermek veya en yakın dondurmacıyı bulmaktır. Her taşın altında bir efsane, her sütunun tepesinde bir hikaye… Sanki hepsini ezberlemezseniz, ülkenin kültürel mirasına ihanet etmiş gibi hissedersiniz. Halbuki tek isteğiniz, belki sadece güzel bir fotoğraf çekip, Instagram’a “#tarihlekucaklaşma” yazmaktır, o da eğer telefonunuzun şarjı kaldıysa.
Tarih dersini atlattık, sıra geldi gastronomi testine. Türkiye’ye gelip de “otantik lezzetleri” tatmadan dönmek, sanırsınız ki büyük bir günah. Kebap mı? Hangi yörenin kine “gerçek” kebap denir? Mantı mı? Kayseri’nin mi, yoksa bilmem ne köyünün ‘gizli’ tarifini mi denemeli? Baklava mı? Fıstıklı mı, cevizli mi, yoksa ‘sadece Gaziantep’te yenir’ denen o efsanevi tür mü? Her öğün bir seçim, her seçim bir sınav. “Aman Allah’ım, bunu denemeden olmaz!” nidaları eşliğinde, midenizin kapasitesinin çok ötesinde bir performans sergilemeniz beklenir. Her yemeğin bir hikayesi, bir yapılış sırrı, bir ‘mutlaka tadılması gerekenler’ listesi vardır. Sanki o listeyi tamamlamadan ruhunuz huzur bulmayacakmış gibi. Hatta öyle ki, yediğiniz yemeğin tarihini, coğrafyasını, sosyolojisini bile bilmeniz beklenir. Afiyet olsun demekten çok, “kültürel birikiminiz artsın” demek daha doğru olur.
Şimdi de sırada “yerel halkla samimi bir deneyim yaşama” görevi var. El dokuması halı tezgahları, seramik atölyeleri, çay davetleri… Her yerde güler yüzlü, ‘misafirperver’ esnaflar sizi bekler. “Hoş geldiniz, bir çayımızı içmez misiniz?” cümlesiyle başlayan her sohbetin, genellikle el işi bir ürünün “sadece size özel” indirimle satılmasıyla sonuçlandığı o sihirli anlar. Sanki o halıyı almazsanız, o amcanın misafirperverliğini boşa çıkarmış, Türkiye’nin kadim geleneklerine sırt çevirmiş gibi hissedersiniz. Samimiyetin, pazarlama stratejisine dönüştüğü o ince çizgide yürürken, bir yandan da “gerçek Türkiye’yi deneyimliyorum” yanılsamasına kapılırsınız. Halbuki belki de tek istediğiniz, marketten bir şişe su alıp, kimseyle sohbet etmeden yolunuza devam etmektir. Ama ne mümkün! Çünkü siz buraya sadece gezmeye değil, ‘kültürel bir köprü kurmaya’ geldiniz.
Peki ya doğa? Kapadokya’da balonlar, Pamukkale’de travertenler, Ege’nin masmavi koyları… Fotoğraflarda gördüğünüz o ‘nefes kesici’ manzaralar, aslında o manzarayı ‘doğru’ açıdan çekmek için verdiğiniz mücadele, kalabalıklar ve “buraya gelmişken şunu da yapmalısın” baskısı ile birleşince, huzur arayışınız adeta bir görev listesine dönüşür. Balon sepetinde yüzlerce insanla sıkış tepiş yükselirken, “bu anı sonsuza dek hatırlayacağım” demek yerine, “acaba kahvaltıya yetişir miyim?” diye düşünürsünüz. Pamukkale’nin beyaz travertenlerinde, herkesin aynı pozu verdiği o meşhur kareyi yakalamak için ter dökerken, doğanın güzelliğini takdir etmekten çok, “şimdi sıra benim” içgüdüsüyle hareket edersiniz. Huzur mu? Daha çok, bir sonraki ‘görülmesi gereken’ yere yetişme telaşı.
Nihayetinde, Türkiye’de gezmek, sadece bir yerden bir yere gitmek değil, adeta bir performans sanatına dönüşüyor. Her durakta bir beklenti, her köşede bir ‘yapılması gereken’ listesi. Dinlenmek için çıktığınız bu yolculukta, kendinizi sürekli bir şeyler öğrenmek, bir şeyler denemek, bir şeyler ‘deneyimlemek’ zorunda hissederken bulursunuz. Ve tüm bu koşturmacanın sonunda, belki de en büyük keşif, evinizin koltuğunda, elinizde bir fincan çay ile geçireceğiniz o ‘sınavsız’ anların paha biçilmez değeri olur.