Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Her Şeyi Gör’ Dayatmasının Yükü ve Zoraki Tebessümlerin Anatomisi
Türkiye’de gezilecek yerlerin day
Türkiye’de gezilecek yerlerin day
Türkiye’de gezilecek yerler
Türkiye’de gezilecek yerler bask
Ah, Türkiye! Cennet köşeleriyle, eşsiz tarihiyle, dillere destan lezzetleriyle ve tabii ki, bitmek bilmeyen ‘mutlaka görülmeli’ listeleriyle ünlü memleketimiz. Modern zamanların en büyük ‘zorunlu keyfi’ olan seyahat etme eylemi, özellikle de Türkiye gibi bir coğrafyada, adeta bir performans sanatına dönüştü. Sosyal medya beslemelerimizde boy gösteren o pürüzsüz fotoğrafların, ‘unutulmaz anılar’ vaat eden broşürlerin ardında yatan gerçeklik, çoğu zaman ter, efor ve bitmek bilmeyen bir ‘acaba şimdi ne yapmalıyız’ stresinden ibaret. Hazır olun, zira bu yazıda, bize ‘cennet’ diye satılan tatil paketlerinin aslında nasıl birer ‘çile’ maratonu olduğunu, o çok ‘eşsiz’ deneyimlerin perde arkasını biraz tiye alacağız.
Her şey, o parlak, kuşe kağıda basılı broşürlerle başlar. Masmavi sular, bomboş kumsallar, sanki sadece sizin için var olmuş gibi duran antik kalıntılar… Sanki bu yerler, kalabalıklar, gürültü ve selfie çubuklarıyla donatılmış turist orduları için değil de, sadece sizin ruhunuzu dinlendirmek için yaratılmış. Elbette, bu bir illüzyon. Gerçekliğin acımasız tokadı, havalimanından adımınızı attığınız anda, bavul sırasındaki bekleme süresiyle başlar ve otel odanızdaki ‘deniz manzarası’nın aslında komşunun çatısı olduğunu fark ettiğinizde zirveye ulaşır.
Türkiye’de gezilecek yerler listesinin olmazsa olmazı olan o meşhur mekanlarda, her köşede bir ‘influencer’ adayı ya da ‘anı biriktiren’ bir çift görürsünüz. Kadın, rüzgarda uçuşan elbisesiyle ufka doğru dramatik bir bakış atarken, arka planda yüzlerce başka turistin aynı pozu vermek için sıraya girdiğini görmezden gelmek, modern turizmin altın kuralıdır. O kusursuz ‘gün batımı’ fotoğrafı için saatlerce beklemek, en iyi açıyı yakalamak adına ter dökmek, hatta başkasının kadrajına girmemek için adeta cambazlık yapmak… İşte o zaman anlarsınız ki, bu bir tatilden çok, iyi bir fotoğrafçı olma ve sosyal medyada ‘ben de buradaydım’ deme mücadelesi. Arka plandaki çöp yığınları, seyyar satıcıların bitmek bilmeyen ısrarları ve çocuk çığlıkları, fotoğrafın büyüsünü bozmaz; çünkü onlar kadraja girmez.
Efes, Pamukkale, Kapadokya… İsimleri bile kulağa ne kadar ‘mistik’ ve ‘tarihi’ geliyor, değil mi? Antik kentlerin o tozlu yollarında yürümenin, binlerce yıllık taşlara dokunmanın romantizmi, 40 derece sıcakta, başınızda güneşle, kalabalığın ortasında, bir rehberin bitmek bilmeyen monoton anlatımını dinlerken buharlaşır gider. O ‘derin tarihi bağ’ kurma anı, genellikle bir şişe soğuk su arayışına, gölge bir köşe bulma çabasına ya da ‘Acaba burada tuvalet var mı?’ sorusuna dönüşür. Tarihi mirasımızla gurur duymak güzel ama bunu yaparken çektiğimiz çile de cabası. Her taşın altında bir efsane değil, genelde bir ter damlası yatar.
Türkiye’ye gelip de ‘gastronomi turizmi’ yapmamak olmaz! Her köşe başında ‘dünyaca ünlü’ bir lezzet, ‘annemin tarifinden’ bir kebap ya da ‘eşsiz’ bir tatlı vaadi. Ama gelin görün ki, o ‘otantik’ lezzet avcılığı, çoğu zaman mide fesadıyla ya da fahiş fiyatlarla sonuçlanır. O çok övülen yöresel yemekler, turistik mekanlarda ya lezzetini kaybetmiş, ya da porsiyonları küçültülüp fiyatları şişirilmiş birer ‘deneyim’ paketine dönüşmüştür. Gerçek lezzetler, genellikle köhne bir ara sokakta, tabelası bile olmayan bir esnaf lokantasında saklıdır; ama orayı bulmak da başlı başına bir maceradır.
Adana’da kebap, Antep’te baklava, İzmir’de kumru… Bu isimleri duyunca bile ağzınız sulanır, değil mi? Ama o meşhur mekanların önündeki kuyruklar, masanıza gelen yemeğin hızı ve lezzetinin sıradanlığı, beklentilerinizi yerle bir edebilir. Sanki yemeğin tadı, popülerliğin ve kalabalığın arasında kaybolup gitmiş. Bir zamanlar tutkuyla yapılan yemekler, şimdi birer fabrika ürününe dönüşmüş, ruhunu yitirmiş. Ve siz, o ‘efsanevi’ lezzeti bulma umuduyla bir restorandan diğerine koşarken, aslında en basit yemeğin bile ne kadar keyifli olabileceğini unutursunuz.
Tatil planları, adeta bir askeri operasyon titizliğiyle yapılır. Sabah sıcak hava balonu, öğlen ATV safarisi, akşam tekne turu… Her anı ‘dolu dolu’ yaşama baskısı, aslında tatili bir işkenceye dönüştürür. Dinlenmek için çıktığınız yolda, kendinizi bir ‘deneyim avcısı’na dönüşmüş bulursunuz. Her aktivite, bir sonraki ‘check-point’tir ve asıl amaç, o anın tadını çıkarmaktan çok, ‘yaptım’ diyebilmek ve bunu kanıtlayacak bir fotoğraf çekmektir. Bu koşturmaca, bedeninizi de ruhunuzu da yorar; ama olsun, ‘eşsiz anılar’ biriktiriyorsunuzdur!
Yüksekten atlamak, engebeli arazilerde toz yutmak, kalabalık teknelerde son ses müzikle sallanmak… Bunlar size ‘macera’ diye satılır. Oysa, yamaç paraşütüyle gökyüzünde süzülürken, altınızdaki manzaranın tadını çıkarmaktan çok, fotoğrafçının ‘gülümse!’ komutlarına uymaya çalışırsınız. Jeep safari, bir süre sonra toz içinde sallanan bir otobüs yolculuğuna dönüşür. ‘Macera’ denen şey, çoğu zaman planlı, organize ve aslında oldukça rutin bir aktivitedir; sadece pazarlaması ‘çılgın’ gösterilir. Ve siz, bu ‘maceralar’dan sonra otel odasına döndüğünüzde, bir sonraki ‘eşsiz deneyim’ için değil, sadece dinlenmek için can atarsınız.
Türkiye’de gezilecek yerler listesindeki pek çok nokta, ‘huzur’ ve ‘sakinlik’ vaat eder. Ama gelin görün ki, bu ‘huzur’ arayışı, kendi içinde yeni stres kaynakları yaratır. Kalabalıklardan kaçmak için yaptığınız ekstra yolculuklar, ‘saklı cennet’ diye gittiğiniz yerdeki insan seli, rezervasyon bulma çabası, pahalı konaklama seçenekleri… Tüm bunlar, aslında aradığınız huzuru bulmak yerine, yeni bir yorgunluk döngüsüne sokar sizi. ‘Kafa dinlemek’ için çıktığınız yolda, kafanız daha da şişmiş, cebiniz boşalmış bir şekilde eve dönme ihtimaliniz oldukça yüksektir.
Peki, tüm bu ‘çile’ paketlerine rağmen neden hala yollara düşüyoruz? Belki de modern insanın ‘mutluluk’ tanımını yeniden sorgulaması gerektiği içindir. O mükemmel Instagram karesi, o ‘yapılması gerekenler’ listesindeki bir tik, gerçekten içten bir gülümsemenin ya da dingin bir anın yerini tutabilir mi? Türkiye’nin gerçekten eşsiz güzellikleri var, evet. Ama bu güzellikleri, bir performans sergilemeden, bir ‘görev’ listesi tamamlamadan, sadece anın içinde kaybolarak yaşayabilmek… İşte o zaman belki de gerçek ‘cennet’i bulmuş oluruz. Ya da en azından, bir sonraki tatil planını iptal edip evde koltuğumuza uzanmanın da bir ‘eşsiz deneyim’ olabileceğini fark ederiz.
Ah, Türkiye! Cennet vatanımız. Her köşesi ayrı bir güzellik, ayrı bir tarih, ayrı bir ‘otantik deneyim’ vaadiyle dolu. Öyle ki, artık gezmekten çok, gezmiş gibi görünmenin, o ‘eşsiz anı’ yakalamanın ve tabii ki Instagram’da paylaşmanın zorunlu bir ritüeli haline geldi her şey. Sanki birileri bizim adımıza bir liste hazırlamış, “Bunları görmeden ölme!” demiş ve biz de o listeyi tamamlamak için bir ömür boyu koşturmak zorundayız. Gerçekten de, bazen düşünüyorum da, bu ‘otantik deneyim’ avı, kendi içinde ne kadar da sahte bir serüvene dönüşebiliyor.
Herkesin dilinde bir ‘saklı cennet’ lafı. “Şurada minicik bir köy var, kimse bilmez, tam kafa dinlemelik,” derler. Ama ne hikmetse, o ‘kimse bilmez’ dediğin yere vardığında, senin gibi ‘gizli cennet avcısı’ yüzlerce insanla burun buruna gelirsin. O minicik köy, bir anda butik otellerle, organik (!) kahvaltı salonlarıyla ve her biri birer fotoğraf stüdyosu haline gelmiş kafelerle dolup taşmıştır. Hani o ‘bozulmamış doğa’, ‘yerel halkın sıcaklığı’ nerede? Ah, onlar broşürlerde kaldı galiba.
Eskiden saklı kalmış yerleri keşfetmek için aylarca araştırma yapmak, haritaları didiklemek gerekirdi. Şimdi ise bir Instagram keşfet sayfası, bir TikTok videosu yeterli. Bir influencer, “Burası Türkiye’nin en gizli kalmış şelalesi!” diye bir gönderi paylaştığı an, ertesi gün o şelalenin etrafı selfie çeken insanlarla dolar. Şelalenin suyuna girenler mi dersin, kayalara tırmanıp tehlikeli pozlar verenler mi dersin… O ‘saklı cennet’, bir anda popülerliğin kurbanı olur. Kimse de sormaz, “Yahu, bu kadar insan biliyorsa nasıl ‘saklı’ oluyor?” diye. Çünkü önemli olan, ‘ilk sen’ gitmiş gibi görünmek, değil mi?
Modern zaman gezgininin en büyük arzusu: Yerel halk gibi yaşamak! Sanki doğduğumuzdan beri yaşadığımız şehirden çok farklı bir kültüre, birkaç günde adapte olabilecekmişiz gibi. Sabah kahvaltısında yöresel peynirleri tadarken “Ay ne kadar otantik!” diye haykırmak, pazarda yaşlı teyzelerle pazarlık yapmaya çalışıp sonunda teyzenin sana acıyıp fiyatı düşürmesi… Bunlar hep o ‘yerel deneyim’ fantezisinin bir parçası. Ama gelin görün ki, o ‘yerel’ dediğimiz teyze de, artık turistlerin bu çabasına o kadar alışmış ki, seni bir avuç dolusu fotoğraf çeken, birazdan arkasını dönüp gidecek bir ‘deneyim avcısı’ olarak görüyor. Gerçek samimiyetin yerini, bir performans alıyor.
Bir Ege köyünde, zeytin ağaçları altında bir kahvaltı sofrası. Masada çeşit çeşit otlar, reçeller, peynirler… Ve tabii ki, o anı ölümsüzleştirmek için uzanan onlarca telefon. Çatalını peynire batırmadan önce, gün ışığının açısını kontrol edenler, arkadaşına “Sen şuradan çek, ben de sanki hiç farkında değilmişim gibi doğal olayım” diyenler… O anki tek dert, sofranın tadını çıkarmak değil, o sofrayı en ‘otantik’ şekilde sunabilmek. Ya da el yapımı sandalet peşinde koşanlar… Sanki o sandaletler seni bir anda o köyün bir ferdi yapacakmış gibi. Oysa ki o sandaletleri yapan usta, belki de her gün yüzlerce turiste aynı hikayeyi anlatmaktan yorulmuş, ama yine de gülümseyen yüzüyle poz vermeye devam ediyor.
Türkiye’nin o dillere destan gün batımı manzaraları… Bir Kapadokya balonu, bir Pamukkale traverteni, bir Antalya falezleri… Hepsi birer kartpostal karesi adeta. Ama o mükemmel kareyi yakalamak için ne çileler çekildiğini bir bilseniz! Sabahın köründe uyanıp donarak balonların kalkışını beklemek, Pamukkale’nin kalabalığında bir boşluk bulup o ‘eşsiz’ pozu vermek için dakikalarca beklemek, ya da gün batımının en güzel olduğu noktada yüzlerce insanla dirsek teması kurmak… Ekranlarda gördüğünüz o dingin, huzurlu anların ardında, ter, kalabalık ve bitmek bilmeyen “Bir daha çek!” nidaları var. Instagram filtreleri, sadece renkleri değil, gerçekleri de saklıyor.
Bir plajda, güneş batarken romantik bir an yakalamak istersin. Tam denizin ve gökyüzünün eşsiz renklerine dalmışken, önünden geçen bir selfie çubuğunun gölgesi düşer manzaraya. Ya da bir tarihi yapının önünde, o muhteşem mimariyi hayranlıkla izlerken, yanındaki grubun ‘komik’ pozlar verme çabasına şahit olursun. Gözlerinle görmek yerine, telefon ekranından görmeye çalıştığımız, anı yaşamak yerine anı kaydetmeye çalıştığımız bir çağdayız. Ve bu durum, Türkiye’nin en güzel yerlerini bile, birer açık hava stüdyosuna dönüştürüyor.
Her seyahat öncesi, internette onlarca “Türkiye’de mutlaka görülmesi gereken 10 yer”, “En iyi 5 otantik deneyim” gibi listeler çıkar karşımıza. Ve bir anda, bu listeler birer ‘yapılacaklar’ listesine dönüşür. Sanki o listeyi tamamlamazsan, seyahatin eksik kalacakmış, hatta hayatın bir anlamı olmayacakmış gibi bir baskı hissedersin. Kapadokya’ya gidip balona binmemek mi? Olmaz! Pamukkale’ye gidip travertenlerde yürümemek mi? Asla! Halbuki belki de senin ruhun, o kalabalıklar yerine, Anadolu’nun ücra bir köyünde, sessiz sedasız bir çay içmeyi arzuluyordur. Ama ne yaparsın, liste liste, zorunlu keyif keyif üstüne!
Bu ‘herkes gidiyorsa sen de gitmelisin’ mantığı, bizi bazen hiç de keyif almadığımız yerlere sürükleyebiliyor. Bir arkadaşın “Şu koyda yüzdün mü, harika!” dediğinde, sen o koyun kalabalık olduğunu, suyun da o kadar berrak olmadığını bilsen bile, sırf ‘gitmiş olmak’ için gidersin. Çünkü modern çağın gezginlik anlayışı, ‘deneyimlemek’ten çok, ‘deneyimlediğini göstermek’ üzerine kurulu. Bir nevi, gezgin olmanın sosyal medya performansı. Ve bu performans, bazen gerçek hazları gölgede bırakabiliyor. Belki de asıl otantik deneyim, tüm bu listeleri, beklentileri ve sosyal medya baskısını bir kenara bırakıp, sadece kendi iç sesimizi dinleyerek, spontane bir yolculuğa çıkmaktır. Ama kim bilir, o zaman da paylaşacak ‘mükemmel’ bir kare bulamayız diye korkarız belki de, değil mi?
Türkiye’nin eşsiz güzellik
Modern zamanların en büyük sporlarından biri, hiç şüphesiz ‘deneyim avcılığı’. Özellikle Türkiye gibi her köşesi tarih, doğa ve lezzetle bezenmiş bir coğrafyada, bu avcılık bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. Elbette, bu ‘unutulmaz’ ve ‘eşsiz’ anları yakalamak için gösterilen çaba, çoğu zaman anın kendisinden çok daha yorucu olabiliyor. Ne de olsa, broşürlerde gördüğünüz o dingin, huzurlu manzaraların perde arkasında, ter döken, kalabalıklarla boğuşan ve ‘en iyi açıyı’ bulmak için akrobatik hareketler yapan bir gezgin ordusu var.
Türkiye’nin dört bir yanına serpiştirilmiş antik kentler… Her biri binlerce yıllık bir tarihin sessiz tanığı. Siz de elinizde akıllı telefonunuz, yüzünüzde ‘anlamaya çalışıyorum’ ifadesiyle bu tozlu kalıntıların arasında dolanırken, aslında ne aradığınızı biliyor musunuz? Genellikle, ‘burada bir zamanlar yaşam vardı’ hissini yakalamak, birkaç etkileyici fotoğraf çekmek ve belki de bir ‘story’ atmak. Zira, o sıcak havada, taşların arasında binlerce yıl önceki bir medeniyetin felsefesini çözmeye çalışmak, en azından benim için, genellikle bir ‘ooh’ veya ‘aah’ ile sınırlı kalıyor. Rehberin monoton sesinden yükselen detayları dinlerken, aslında aklınızda o anki sıcaklık, suyunuzu nerede dolduracağınız veya en yakın gölgelik yerin neresi olduğu dönüp duruyor.
Bir Agora düşünün. Eski Yunan’da felsefenin, ticaretin, siyasetin kalbi. Bugün ise, terden sırılsıklam olmuş turistlerin, selfie çubuklarıyla savaş verdiği, rehberlerin mikrofonlarına bağırdığı bir açık hava müzesi. O ‘derin’ sohbetleri hayal etmek yerine, önünüzdeki turistin sırtını, arkadaki grubun gürültüsünü deneyimlersiniz. Elbette, Instagram’a koyacağınız fotoğrafta, tüm bu keşmekeş mucizevi bir şekilde buharlaşır ve siz, adeta yalnız bir kaşif edasıyla kadraja girersiniz. Bu, modern zamanların en büyük illüzyonlarından biri değil de ne?
Bir de müzeler var. İçerideki eserlerin paha biçilemez değeri bir yana, o bitmek bilmeyen koridorlarda, her bir esere ‘anlamlı’ bir bakış atmak zorunda hissetme yükü. ‘Aman Tanrım, bu gerçekten de 12. yüzyıldan kalma bir çömlek parçası mı? Ne kadar da… çömlek gibi!’ iç sesinizle mücadele ederken, yüzünüzde entelektüel bir ifade takınmak, adeta bir sanat. Çoğu zaman, bir sonraki salona geçmek için sabırsızlanan adımlarınız, eserlerin derinliğini kavramaya çalışan zihninizden daha hızlı hareket eder. Ve çıkışta, tüm bu kültürel bombardımanın ardından hissettiğiniz tek şey, ayak ağrısı ve bir an önce bir şeyler yeme isteğidir.
Şimdi de doğaya kaçalım. Türkiye’nin o meşhur ‘saklı cennetleri’, ‘nefes kesen manzaraları’. Broşürlerde gördüğümüz o pırıl pırıl sular, yemyeşil ormanlar ve kuş sesleri… Gerçekte ise, o ‘saklı cennete’ ulaşmak için saatler süren engebeli yollar, tozlu patikalar ve sonunda, o ‘pırıl pırıl suyun’ etrafında piknik yapan kalabalıklar sizi bekler. Kuş sesleri mi? Belki bir yerlerden gelir, ama genellikle insan gürültüsüne karışır.
Bir şelalenin önüne geldiniz. Su coşkuyla akıyor, etraf yemyeşil. Harika değil mi? Tabii, eğer en iyi fotoğrafı çekmek için önünüzde bekleyen onca insanı, sağınızdaki selfie çubuğunu ve solunuzdaki bağıran çocuğu görmezden gelebilirseniz. O ‘doğal’ pozu yakalamak için gösterilen çaba, şelalenin kendisinden daha ‘doğal olmayan’ bir durum yaratır. Ve sonunda, o mükemmel açıyı bulup fotoğrafı çektiğinizde, geriye kalan tek şey, ıslak ayakkabılar ve biraz da hayal kırıklığıdır. Ama olsun, Instagram’a yüklendiğinde, siz orada yalnız, doğayla bütünleşmiş bir ruh gibi görünürsünüz.
Yaylalar… ‘Organik yaşam’, ‘doğayla iç içe olma’ vaatleri. Şehrin gürültüsünden ve stresinden kaçmak isteyen modern insanın sığınağı. Ancak bu ‘organik’ deneyim, çoğu zaman, sıcak suyun olmadığı bir duş, priz bulma mücadelesi ve internetin çekmediği gerçeğiyle yüzleşmek anlamına gelir. O ‘otantik’ köy kahvaltısı, aslında şehirdeki bir kafede yediğinizden çok da farklı değildir, sadece sunumu biraz daha ‘rustik’tir. Ve tabii ki, o ‘doğal’ ortamda bile, en azından bir ‘story’ atmak için bir şekilde sinyal bulma çabanız takdire şayandır.
Türkiye’de gezmenin en keyifli yanlarından biri de hiç şüphesiz yemek. Her yörenin kendine has lezzetleri, ‘mutlaka denenmesi gerekenler’ listeleri… Ancak bu gastronomik keşif de kendi içinde bir mücadele alanı. ‘Gerçek Adana kebabı nerede yenir?’, ‘En iyi baklavayı kim yapar?’ gibi soruların peşine düşerken, genellikle kendinizi turistler için hazırlanmış, fiyatları şişirilmiş mekanlarda bulursunuz. O ‘gizli yerel lezzet’ avcılığı, çoğu zaman, Google Haritalar’daki yorumları takip etmekle, en çok puan alan yere gitmekle ve sonunda, ‘eh işte’ diyebileceğiniz bir yemekle sonuçlanır.
Tüm bu ‘deneyim avcılığı’ maratonunda, fotoğraf karelerine sığdırılan o anlık mutluluklar, aslında arka planda yatan yorgunlukları, hayal kırıklıklarını ve bitmek bilmeyen ‘mükemmel an’ arayışını ustaca gizler. Belki de asıl ‘unutulmaz anı’, tüm bu gösterişten sıyrılıp, sadece anın tadını çıkarmaya çalıştığımız o kısacık molalarda yakalarız. Ancak gelin görün ki, o anlar genellikle Instagram’a sığmayacak kadar ‘sıradan’ ve ‘gerçek’ olur, bu yüzden de çoğu zaman paylaşılmaz. Ne de olsa, kim ‘sadece oturup bir çay içtim’ diye bir post atmak ister ki, değil mi? Gerçek tatil, belki de, tüm bu zorunlu gülümsemelerin ve performansların ötesinde, içimizde bir yerlerde, usulca varlığını sürdürmektedir.
Ah, Türkiye! Cennet vatanımız, broşürlerdeki o pırıl pırıl, filtreli fotoğraflarıyla gönülleri fetheden, her köşesi ‘mutlaka görülmesi gereken’ bir yerler listesiyle dolu memleketimiz. Modern zamanların en büyük icadı, ‘gezilecek yerler’ kavramı sayesinde, artık hepimiz birer profesyonel turist, birer deneyim avcısı olduk. Eskiden insanlar sadece tatile giderdi, şimdi ise ‘hayatımda bir kez yaşanacak deneyimler’ biriktirme peşinde koşuyor. Ve elbette, bu maratonun en yorucu, en ‘görülmüş’ köşelerinden biri de Türkiye.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun: En son ne zaman gerçekten ‘içinizden geldiği için’ bir yere gittiniz, yoksa Instagram’da gördüğünüz o meşhur kareyi yakalamak, arkadaşlarınızın ‘aaa, oraya da mı gittin!’ tepkisini almak için mi yola çıktınız? Modern çağın seyahat anlayışı, bir nevi sosyal medya performansı haline geldi. Herkesin bir ‘bucket list’i var ve bu listenin büyük bir kısmı, aslında başkalarının paylaştığı fotoğraflardan ilham alınarak oluşturulmuş, adeta bir zorunluluk zinciri.
Malum, Instagram sağ olsun, artık her yerin bir ‘ikonik’ pozu var. Kapadokya’da balonlar eşliğinde o ‘spontane’ pozu vermek için sabahın dördünde uyanıp, rüzgarda saçınız başınız dağılmadan, yanınızdaki yüzlerce insanı kadraja almadan o anı yakalamak… Tam bir sanat eseri! Ya da Pamukkale’nin bembeyaz travertenlerinde o ‘doğal’ gülümsemeyle poz verirken, ayağınızın altındaki kaygan zemini ve etrafınızdaki kalabalığı hiçe saymak… Bu, bir fotoğraf çekmekten çok, bir Olimpik spor dalı haline geldi. Ve inanın, o fotoğrafın perde arkasında, terlemiş alınlar, bitmek bilmeyen tekrarlar ve ‘tamam mı, oldu mu?’ diye soran yorgun sesler var.
Türkiye, tarih kokan her köşesiyle bir açık hava müzesi. İstanbul’un Sultanahmet Meydanı’ndan Efes Antik Kenti’ne kadar, her taşın altında bir hikaye var. Ancak bu hikayeleri dinlemek yerine, çoğumuz o taşların önünde en iyi selfie açısını bulma derdindeyiz. Büyük ihtimalle rehberin anlattığı o destansı savaş hikayesini, yanınızdan geçen ve omzunuza çarpan turistin ‘pardon’ nidaları arasında zar zor duyarsınız. Ve o devasa, görkemli yapıların aslında ne kadar küçük, ne kadar kalabalık ve ne kadar… sıradan görünebildiğini fark edersiniz, tabi eğer kalabalıktan görebilirseniz.
Ege ve Akdeniz kıyılarımız, broşürlerdeki adıyla ‘masmavi sular, altın kumlar ve eşsiz huzur’ vaat eder. Gerçekte ise, o masmavi sulara ulaşmak için şezlong savaşları vermek, altın kumların üzerinde ayak basacak yer bulmak ve eşsiz huzurun yerini, sürekli çalan telefonlar, plaj satıcılarının bitmek bilmeyen nidaları ve çocuk çığlıkları alması an meselesidir. Sabahın erken saatlerinde havlunuzu atıp şezlong kapmaya çalışmak, akşam yemeği için saatlerce sıra beklemek… Huzur mu dediniz? O, belki de sezon dışında, kimsenin olmadığı bir kış günü, rüzgarlı bir sahilde bulunabilir, o da eğer üşümezseniz.
Şehir hayatının stresinden bunalan modern insan, kendini doğanın kucağına atmak ister. Türkiye’nin yemyeşil yaylaları, şelaleleri ve kanyonları da bu ‘arınma’ ayini için biçilmiş kaftan. Ancak o broşürlerdeki ‘bakir doğa’ fotoğraflarının ardında, genellikle trekking parkurlarında birbiriyle yarışan insanlar, her köşeye atılmış plastik şişeler ve ‘doğayla iç içe’ bir piknik alanı bulma mücadelesi yatar. Şelalenin önünde poz vermek için sıraya girenleri, ya da ‘sessizliğin ve huzurun tadını çıkarırken’ bangır bangır müzik dinleyen diğer ziyaretçileri gördüğünüzde, ‘arınma’ kavramının biraz abartılmış bir beklenti olduğunu anlarsınız.
Her seyahatin olmazsa olmazı, elbette yerel lezzetlerdir. ‘Anne eli değmiş gibi’ pide, ‘otantik’ döner, ‘gerçek’ Türk kahvesi… Ancak o ‘gerçek’ lezzetleri bulmak, iğneyle kuyu kazmaya benzer. Çoğu zaman karşınıza, menüsünde yedi dilde açıklama olan, fiyatları yerel halkın ödediğinin iki katı olan ve tadı bildiğimiz fast food’dan pek de farklı olmayan ‘turistik’ restoranlar çıkar. O ‘yerel’ tatları ararken, aslında bir başka turistik performansın parçası olduğunuzu fark etmeniz uzun sürmez. Tabii yine de ‘çok lezzetliydi, kesinlikle deneyin!’ diye Instagram’a bir fotoğraf atmaktan geri kalmazsınız.
Velhasıl, Türkiye’de gezilecek yerler listesi, aslında bir ‘yapılması gerekenler’ listesi gibi. Her bir maddeyi tikleyip, her bir fotoğrafı paylaşıp, her bir ‘deneyimi’ tamamladığınızda, eve dönerken geride bıraktığınız tek şey, cüzdanınızdaki boşluk ve ayaklarınızdaki yorgunluk değil; aynı zamanda modern seyahatin o tatlı-acı ironisi olur. Bu, bir keşif yolculuğundan çok, bir beklenti yönetimi ve performans sanatı. Ve bu sanatın en yorgun ama en hevesli kahramanları olarak, bir sonraki ‘kaçırılmaması gereken’ yere doğru yola çıkmaya her zaman hazırız, değil mi?
Ah, Türkiye! Cennet vatanımızda gezilecek yerler listeleri, adeta bir kutsal kitap gibi elden ele dolaşır durur. Herkesin dilinde aynı nakarat: “Mutlaka görmelisin!”, “Oranın gün batımı bir başka!”, “Instagram’ına koymalık kareler yakalayacaksın!” Sanki bu yerleri görmezsek, hayatımız eksik kalacak, sosyal statümüz düşecek, ruhumuz huzura ermeyecekmiş gibi. Oysa gerçekler, çoğu zaman, parlak broşürlerin arkasında gizlenen o terli, yorucu ve bazen de oldukça sıradan deneyimlerden ibarettir. Hadi gelin, bu ‘zorunlu keyif’ maratonuna bir de bizim gözümüzden bakalım; belki biraz güler, belki de kendi trajikomik maceralarımızı hatırlarız.
Her yıl binlerce insan, aynı rotaları ezbere takip eder. Kapadokya, Pamukkale, Antalya, Fethiye… Sanki Türkiye haritası bu dört-beş noktadan ibaretmiş gibi. Rehber kitaplar, seyahat blogları ve tabii ki sosyal medya, bu ‘olmazsa olmaz’ listelerini beynimize kazırcasına işler. Peki, bu listenin dışında kalan on binlerce kilometrekarelik coğrafya ne olacak? Oralar ‘gezilecek yer’ sınıfına girmiyor mu, yoksa sadece henüz yeterince ‘Instagramlanabilir’ bulunmadılar mı?
Sabahın köründe uyanmak, soğuk havada titreyerek saatlerce beklemek, sonra yüzlerce balonun arasında kendi balonunuzu bulmaya çalışmak… Kapadokya’da balon turu tam da bu demek. Elbette, o anın büyüsü inkar edilemez. Ama itiraf edelim: Oradaki herkesin tek derdi, o ‘eşsiz’ manzarayı en ‘özgün’ açıyla yakalamak ve sonra da filtrelerle süsleyip “#nofilter” etiketiyle paylaşmak değil mi? Sanki daha önce hiç kimse balon fotoğrafı çekmemiş gibi bir telaş. Balonlar yükselirken, aşağıda kalanların birbirini ezerek en iyi fotoğraf karesini yakalama çabası da ayrı bir gösteri. Oysa o anı gerçekten yaşamak yerine, bir sonraki gönderinin derdine düşen o kadar çok kişi var ki, insan ister istemez soruyor: Bu manzara, gerçekten gözler için mi, yoksa sadece ekranlar için mi?
Pamukkale… Beyaz travertenler, şifalı sular, antik havuzlar… Broşürlerdeki o bembeyaz, pırıl pırıl görüntüler aklımıza kazınmış. Gerçekler mi? Gerçekler, güneşin altında terleye terleye yürüyen, ayakları acıyan, fotoğraf çektirmek için sıraya giren ve sürekli “Aman kayma!” diye uyarılan insan kalabalıkları. O bembeyaz cennet, çoğu zaman, binlerce kişinin ayak izleriyle grileşmiş, yosunlanmış ve ‘doğal’ olmaktan çok ‘yönetilen’ bir parka dönüşmüş durumda. Şifalı sular mı? Evet, belki ama o kalabalıkta suya girmek için verdiğiniz mücadele, şifa bulmaktan çok sinirlerinizi bozmaya yeter. Yine de, “Pamukkale’ye gittim!” demek için o fotoğraflar çekilir, o sıcakta o yokuş çıkılır. Çünkü listede var, değil mi?
Türkiye’de tatil dendi mi, akla ilk gelen yerlerden biri Ege ve Akdeniz kıyılarıdır. “Masamavi koylar, huzurlu plajlar, Ege’nin o eşsiz esintisi…” Reklam metinleri böyle der. Ama gerçekte, o “huzurlu” plajlar, Temmuz-Ağustos aylarında adım atacak yer bulamadığınız, şezlongların burun buruna dizildiği, bangır bangır müzik çalan, su sporları adı altında motorlu araçların gürültüsüyle dolup taşan yerlere dönüşür. “Sakinlik” arayışınız, genellikle, plaj havlunuzu iki metrekarelik bir boşluğa sığdırma ve yan masadaki ailenin tartışmalarını dinleme çabasına dönüşür.
Antik kentler, Türkiye’nin kültürel mirasının tacı gibidir. Efes, Aspendos, Bergama… Her biri ayrı bir tarih kokar. Ancak tatil köylerinin ve termal otellerin sunduğu ‘her şey dahil’ konseptinde, bu antik güzellikler genellikle bir öğleden sonraki ‘kültürel gezi’ aktivitesine dönüşür. Otobüsle gidilir, rehberin hızlı anlatımı eşliğinde birkaç fotoğraf çekilir ve sonra yine otelin havuzuna, yemeğine geri dönülür. Antik bir tiyatroda oturup binlerce yıl öncesinin ruhunu hissetmek yerine, “Burada da bir fotoğraf çekeyim” telaşıyla etrafa bakınırız. Termal otellerin “kültürel” dokunuşu ise, çoğu zaman, antik kalıntıların hemen yanı başında yükselen betonarme yapıların, tarihi dokuyu nasıl da “tamamladığını” (!) görmekten ibarettir.
Son yıllarda, “buralar bozulmadan gidin!” mottosuyla Doğu Anadolu da popüler rotalar arasına girdi. Kars, Van, Mardin… ‘Keşfedilmemiş’ güzellikler, ‘otantik’ deneyimler vaat ediliyor. Ama gelin görün ki, bu ‘keşfedilmemiş’ yerler de kısa sürede kalabalıklaşıyor. Bir zamanlar sadece birkaç maceraperestin bildiği o şirin kafeler, artık rezervasyonsuz yer bulmanın imkansız olduğu turistik mekanlara dönüşüyor. ‘Otantik’ yerel yemekler, seri üretim tatilci menülerine evriliyor. Yani, aslında “keşfedilmemiş” dediğimiz yerler, sadece henüz yeterince pazarlanmamış yerler oluyor; pazarlama çarkına girdikleri anda da o ‘özgün’ ruhlarını yitirmeye başlıyorlar. Sanki bir yer keşfedildiği an, keşfedilmemişlik özelliğini yitirip, hemen bir sonraki ‘gezilmesi gereken’ yer listesinin tepesine oturuyor.
Van Gölü Canavarı, Türkiye’nin en bilinen efsanelerinden biri. Yıllarca yöre halkının dilinden düşmeyen bu gizemli yaratık, son zamanlarda Van’a gelen turistlerin de merak konusu haline geldi. Artık Van Gölü kıyısında, canavarın varlığına dair esprili tabelalar, hediyelik eşyalar ve hatta canavarı anlatan küçük müze köşeleri bulmak mümkün. Efsanenin kendisi, yerel kültüre ait otantik bir parça iken, turizmle birlikte ‘eğlenceli’ bir pazarlama aracına dönüşüyor. Bir canavar görmek umuduyla Van Gölü’ne gidenler, muhtemelen gölün muhteşem mavisini ve çevresindeki doğal güzellikleri keşfetmekle yetinmek zorunda kalacaklar. Yani, ‘efsanevi deneyim’ dediğiniz şey, bazen sadece bir efsanenin ticari bir meta haline gelişini gözlemlemekten ibaret oluyor. Ama olsun, en azından ‘canavarın olduğu yerde’ fotoğraf çektirdim dersiniz, değil mi?
Nihayetinde, Türkiye’de gezilecek yerler listeleri, bize bir şeyler kaçırdığımız hissini veren, bitmek bilmeyen bir görev listesi gibi. Oysa belki de gerçek keşif, o ‘olmazsa olmaz’ rotalardan sapıp, kendi ‘olmazsa olmaz’larımızı yaratmaktan geçiyordur. Ya da belki de tüm bu koşturmacanın anlamsızlığını fark edip, evde pijamalarımızla oturup bir belgesel izlemenin de en az o ‘zorunlu keyif’ kadar tatmin edici olabileceğini kabul etmektir. Kim bilir, belki de en büyük macera, beklentilerimizden kurtulup anı gerçekten yaşamayı öğrenmekte saklıdır; tabii o anı fotoğraflayıp paylaşmayı unutmadan, aksi takdirde yaşanmış sayılmaz, değil mi?