Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Kaçamak’ Diye Başlayıp ‘Keşke Evde Kalsaydık’ Diye Biten Hikayeler
İnsan denen aciz varlık, bir noktadan sonra rutinden sıkılır, değil mi? Hani o “yeni yerler keşfetme” dürtüsü, o “kendini yenileme” hevesi… Genelde, Instagram’da bir arkadaşının “huzur” temalı fotoğrafıyla başlar her şey. Sonra o “Türkiye’de gezilecek yerler” listeleri düşer önümüze, sanki bir cennet vadedermiş gibi. Oysa bilmez ki, o “kaçamak” dediği şey, aslında bambaşka bir çilenin başlangıcıdır.
Broşürdeki Huzur, Gerçekteki Koşturmaca
Broşürlerdeki o bomboş kumsallar, pırıl pırıl sular, sakin tarihi sokaklar… Sanki sadece siz ve tarihin fısıltıları bekler sizi. Gözünüzde canlanan tablo, sabah kuş sesleriyle uyanmak, öğlen el yapımı bir şarapla serinlemek, akşamüstü gün batımına karşı derin düşüncelere dalmak… Ah, ne kadar da naifiz.
Gerçekte ise, o “huzur” arayışınız, aylar öncesinden başlayan bir rezervasyon maratonuyla taçlanır. En uygun oteli, en ucuz bileti bulma derdi, sanki bir olimpiyat madalyası kazanacakmış gibi. Sonra bir de o “fırsatları kaçırmayın” baskısı… Sanki gitmezsek hayatımızın en büyük pişmanlığını yaşayacakmışız gibi. Sanki o otel odası, dünya barışını sağlayacakmış gibi.
Yollar, Yolcular ve Yolculuğun ‘Keyfi’
Ve nihayet yola çıkılır! Türkiye’de gezilecek yerler listesindeki o ‘eşsiz’ noktaya ulaşmak için saatler süren bir yolculuk. Otobüs mü, araba mı? Seçim fark etmez, kader aynıdır: trafik! Hele bir de bayram tatiline denk geldiyseniz, otoyolda geçen her bir dakika, ömrünüzden çalınan bir yıl gibi gelir. Yol kenarındaki o meşhur tesislerdeki “lezzet durakları” ise, genellikle kalabalık, pahalı ve sıradanlık abidesidir.
Vardığınızda ise, “Yalnızlık hissiyle baş başa kalmak” hayalleriniz, her köşeden fışkıran turist ordusuyla yerle bir olur. Herkes aynı “saklı cenneti” keşfetme peşinde, herkes aynı açıyla fotoğraf çekme derdinde. Bir an düşünseniz, acaba bu kadar insan aynı anda aynı yerde ne arıyor? Belki de hepsi, benim gibi, broşürlerdeki o boş kumsalların peşinde.
O ‘Saklı Cennet’ Diye Pazarlanan Köşeler
Bir zamanlar gerçekten “saklı” olan yerler, şimdi birer ticari panayır alanı. Girişteki o “doğal ürünler” tezgahları, her biri birbirinin aynı olan hediyelik eşya dükkanları… “Otantik” bir deneyim ararken, kendinizi bir AVM’nin açık hava versiyonunda bulursunuz. Ve o “eşsiz manzaralı” kafelerde içtiğiniz çay, şehrin göbeğindeki kafede içtiğinizin iki katı fiyatına. Çünkü manzara da fiyata dahil, tabii ki.
Lezzet Durakları: Damak Tadı mı, Cüzdan Tadı mı?
“Yöresel lezzetler tatmak lazım!” deriz. Sonra bir bakmışız, bir pide için ödediğimiz para, bir haftalık market alışverişinin yarısı. Ya da o meşhur balıkçıya gitmişiz, taptaze deniz ürünleri yiyeceğiz diye… Gelen hesap, bir aylık kira. Damak tadımız şenlenirken, cüzdanımız ağlar. Ve o “ev yapımı” diye satılan reçellerin aslında bir fabrikada üretildiğini öğrenmek, seyahatinize ayrı bir ‘lezzet’ katar.
‘Anı Biriktirmek’ mi, ‘Çile Biriktirmek’ mi?
En önemlisi de, o “anı biriktirme” baskısı. Her anı ölümsüzleştirmek, her detayı sosyal medyada paylaşmak zorunluluğu… Sanki o fotoğrafı çekmezsek, o an hiç yaşanmamış sayılacak. Selfie çubuğuyla yapılan akrobatik hareketler, “doğal” görünmek için verilen kırk takla… Aslında, o anın tadını çıkarmak yerine, o anın nasıl göründüğünü düşünmekle geçer zaman.
Ve tabii ki, o “keyifli anlar”ın arasına sıkışan “küçük aksilikler”. Telefonun şarjının bitmesi, yanlış yola sapmak, oteldeki klimanın bozuk olması, yan odadan gelen gürültülü müzik… Bunlar, seyahatinizin “macera” kısmını oluşturan, eve döndüğünüzde “komik anı” diye anlatacağınız, ama yaşarken sizi çileden çıkaran detaylardır.
Sonunda, yorgun argın evinize dönersiniz. Tatil öncesi vaat edilen o “yenilenme” hissi yerine, genellikle daha yorgun, daha uykusuz ve cebi daha boş bir versiyonunuz karşılar sizi aynada. Ama olsun, en azından Instagram’a koyacak birkaç fotoğrafınız var, değil mi? “Ne kadar da güzel bir kaçamaktı!” diye yazarsınız altına, bir sonraki “kaçamak” hayaline kadar, o anki yorgunluğunuzu unutmuş gibi yaparak. Ve belki de, o an, o koltuğunuzda oturup evde kalmanın aslında en büyük lüks olduğunu fark edersiniz. Ne de olsa, en iyi manzaralar bazen en rahat koltuktan seyredilir, hem de limitsiz internet ve kendi kahvenizle.
0 Yorum