Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Kaçış’ Diye Pazarlanan Yeni Zincirimiz: Liste Turizmi
Ah, Türkiye! Cennet vatanımızda “gezilecek yerler” denince akla hemen o bitmek bilmeyen listeler gelir, değil mi? Hani şu, “ölmeden önce görülmesi gerekenler”, “Instagram’a konulmazsa tatil sayılmazlar” ve “arkadaşlarınızı kıskançlıktan çatlatan pozlar” kategorilerine giren o müstesna rotalar… Kim demiş ki tatil dinlenmek içindir? Tatil dediğin, yeni bir görev listesiyle savaşmak, her köşede bir ‘anlam’ aramak ve en önemlisi, o mükemmel kareyi yakalamak için ter dökmektir. Yoksa ne anlamı kalır ki bu ‘kaçış’ın?
‘Görülmesi Şart’ Denilen Yerlerin Gizemli Çekiciliği
Herkesin dilinde aynı nakarat: “Orayı görmedin mi? Aman Allah’ım, nasıl olur!” İşte bu sihirli cümlelerle başlar modern çağın gezginlik ritüeli. Bir bakmışsınız, daha önce adını bile duymadığınız bir köyün, üç beş taş yığınının ya da sıradan bir şelalenin, birdenbire “Türkiye’nin saklı cenneti” ilan edildiğini görüyorsunuz. Ve tabii ki, sosyal medya sağ olsun, herkes oraya akın ediyor. Sabahın köründe kalkıp, saatlerce yolda gidip, sonra da kalabalıklar içinde o “eşsiz” anı yakalamaya çalışmanın verdiği tatmin… Gerçekten paha biçilmez! Özellikle de çektiğiniz fotoğrafın altına “#nofilter” yazıp, aslında 15 farklı filtre denediğinizi kimsenin bilmediği o anlarda.
Sosyal Medyanın Dayattığı ‘Mükemmel Anlar’
Akıllı telefonunuzu elinize alıp, bir turizm sitesine girdiğinizde karşınıza çıkan o pırıl pırıl fotoğraflar… Orada kimse terlememiş, kimse sırada beklemiyor, kimsenin çocuğu ağlamıyor. Herkes huzur içinde, sanki evrenin sırrını çözmüşçesine gülümsüyor. İşte bu illüzyonun peşinden koşmak, modern insanın yeni macerası. Bir köy kahvesinde çay içerken, aslında o anın tadını çıkarmak yerine, en iyi açıyı, en iyi ışığı yakalamaya çalışmak… “Acaba bu kare Instagram’da ne kadar beğeni alır?” sorusuyla boğuşmak… Bu, bir tatil mi, yoksa bitmek bilmeyen bir performans sanatı mı? Cevap belli: Kesinlikle bir performans, ve seyircileriniz sizi dört gözle bekliyor.
‘Otantik Deneyim’ Avı ve Gerçeklikten Kopuş
Bir de şu “otantik deneyim” sevdası var. Hani şu, “yerel halkla iç içe olma”, “saklı kalmış lezzetleri keşfetme” gibi kulağa hoş gelen ama çoğu zaman turistik birer tuzağa dönüşen maceralar. Bir bakmışsınız, 200 yıllık sanılan bir konakta, aslında geçen yıl kurulan bir “geleneksel el sanatları atölyesi”nde, beş dakikada yapılmış bir bibloya servet ödüyorsunuz. Ya da o “meşhur yerel lezzet” diye size sunulan şeyin, aslında şehrin en turistik restoranında, sıradan bir yemek olduğunu fark ediyorsunuz. Ama olsun, önemli olan hissetmek, değil mi? Hatta hissetmeseniz bile, hissetmiş gibi yapmak. Çünkü otantik olmak, artık bir zorunluluk, bir etiket.
Yerel Olma Çabasının Absürtlükleri
Yerel halkla sohbet etmek? Elbette, ama sadece “doğru” yerel halkla. Yani, size fotoğraf çektirirken gülümseyecek, samimi pozlar verecek, belki de size bir şeyler satmaya çalışacak o “ideal” yerel halkla. Gerçek yerel halkın kendi dertleri, kendi rutinleri var. Onlar sizin “otantik deneyim” kurgunuzun bir parçası olmak zorunda değiller. Ama biz turistler, bu ince detayı çoğu zaman görmezden geliriz. Sonuçta, tatil albümünde “yerel halkla kaynaşma” fotoğrafı olmazsa, o tatil eksik kalır, değil mi?
‘Dinlenmek’ Adına Çekilen Çileler ve Paketlenmiş Maceralar
Tatilin en ironik yanı, “dinlenmek” için yola çıkıp, eve döndüğünüzde daha yorgun olmaktır. Sabahın altısında otelden fırlayıp gün doğumunu yakalamak, sonra kahvaltıya yetişmek için koşuşturmak, ardından antik kentleri, müzeleri, doğal güzellikleri “görmek” için saatlerce yürümek… Akşam yemeği için rezervasyonunuzu kaçırmamak, sonra da o meşhur gece hayatını “deneyimlemek” için son bir enerji kırıntısıyla ayakta kalmak. İşte size “dinlendirici” bir tatil programı! Kim demiş ki dinlenmek, bir hamakta uzanıp kitap okumaktır? Asıl dinlence, bu maratonu başarıyla tamamlayıp, yatağa yığıldığınız o son an değil midir?
Tatil Broşürlerindeki Yalanlar ve Gerçekler
Broşürler size sakin koylar, boş plajlar, huzurlu köyler vaat eder. Gerçekte ise, o koyda adım atacak yer yoktur, plajda şezlong kapma savaşı verilir, köyler ise turistik otobüslerin egzoz dumanına boğulmuştur. Ama ne gam! Önemli olan, broşürdeki o rüya gibi imajı zihnimizde canlı tutmak ve etrafımızdaki karmaşayı görmezden gelmek. Sonuçta, “beklentilerimizi yönetmek” diye bir şey var, değil mi? Ya da daha doğrusu, beklentilerimizi broşürdeki illüzyonla değiştirmek.
Türkiye’nin ‘Gidilmeli’ Listelerinin Bitmek Bilmeyen Komedisi
Türkiye, her köşesi tarihle, doğal güzelliklerle dolu bir memleket. Bu harika bir şey, ama aynı zamanda bir lanet. Çünkü bu, bitmek bilmeyen bir “gidilmesi gereken yerler” listesi demek. Herkesin size “Mutlaka görmelisin!” diye dayattığı Kapadokya’dan Pamukkale’ye, Ege’nin zeytinliklerinden Akdeniz’in turkuaz sularına uzanan bu liste, adeta bir görev çağrısı. Sanki bu yerleri görmezsek, vatandaşlık görevimizi yerine getirmemiş gibi hissedeceğiz. Ve bu ‘görev’i yerine getirirken, aslında kendi tercihlerimizden çok, başkalarının beklentilerini, sosyal medyanın dayatmalarını ve turizm endüstrisinin pazarlama harikalarını takip ettiğimizi fark etmeyiz bile. Ne de olsa, “anı biriktiriyoruz”, öyle değil mi? Toplumsal bir onay mührü gibi.
Her Köşede Bir ‘Tarih’, Her Durakta Bir ‘Efsane’
Gittiğimiz her yerde, “burada bilmem kaç yüzyıl önce falanca yaşamış”, “bu taşın bir efsanesi var” gibi hikayelerle beynimiz yıkanır. Her taş, her kalıntı, her ağaç bir anlam taşır ve bizden bu anlamı iliklerimize kadar hissetmemiz beklenir. Sanki o an, o taşın önünde durup, derin bir tefekküre dalmazsak, tarihe saygısızlık etmiş gibi olacağız. Oysa bazen sadece bir taşa bakıp, “evet, bu bir taş” demek isteriz. Ama olmaz! Çünkü o taş, bir hikayenin, bir efsanenin, bir “mutlaka bilinmesi gereken bilginin” parçasıdır ve biz o bilgiyi edinmek zorundayız. Aksi takdirde, tatilimiz “boşa gitmiş” sayılır.
Peki, tüm bu koşuşturma, tüm bu zorunlu gülümsemeler, tüm bu ‘mükemmel’ pozlar ne için? Belki de sadece kendimize ve çevremize “Ben de buradaydım, ben de yaşadım, ben de bu oyuna katıldım” demek için. Özgürlük diye çıktığımız yolda, aslında yeni bir zincir takmış oluyoruz boynumuza: Liste turizminin, sosyal medya onayının ve ‘görülmeden olmaz’ dayatmasının zincirini. Ama neyse ki, eve döndüğümüzde gösterecek bir yığın fotoğrafımız ve anlatacak, aslında pek de yaşanmamış ama yaşanmış gibi pazarlayacağımız hikayelerimiz olacak. Ve belki de bir sonraki ‘kaçış’ planını yapmaya başlayacağız bile, daha şimdiden yorgun düşmüş bir ruhla.
0 Yorum