Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Mutluluk Pozu’ Vermek İçin Çekilen Çilelerin Bilimsel Analizi
Ah, Türkiye! Cennet vatanımız, her köşesi ayrı bir tarih, ayrı bir kültür, ayrı bir ‘mutlaka görülmesi gereken’ yer. Sanki bir tür kutsal görevmiş gibi, her yaz, her bayram, hatta her hafta sonu, bir yerlere gitmek, bir şeyler ‘deneyimlemek’ zorunda hissediyoruz kendimizi. Yoksa modern toplumun o acımasız ‘ne gördün?’, ‘nereleri gezdin?’ sorgusunda sınıfta kalırız. Bu bir tatil değil, adeta bir performans sanatı, bir yaşam sınavı. Ve biz, bu sınavın yorgun, ama bir o kadar da ‘mutlu’ görünmek zorunda olan gönüllü kurbanlarıyız.
‘Görülmesi Gerekenler’ Listesi: Modern Zamanların Prangası
Herkesin elinde bir liste: Kapadokya’da balonla uçmadan ölme, Pamukkale’de travertenlere ayak basmadan dönme, Efes’in antik taşlarında ‘derin’ düşüncelere dalmadan edememe… Bu listeler, adeta birer buyruk. Sanki bu yerlere gitmezsek, hayatımız eksik kalacak, ruhumuz tamamlanmayacak. Halbuki o balon sefasında, yanımızdaki amcanın nefes nefese kalışını, Pamukkale’nin buz gibi suyunda ayaklarımızın uyuştuğunu, Efes’in tozlu yollarında güneş çarpması tehlikesi geçirdiğimizi kimse konuşmaz. Önemli olan, o fotoğraf karesi, o ‘ben de buradaydım’ mesajıdır. Gerisi teferruat.
Otantik Deneyim Mi Dediniz? Güldürmeyin Beni!
Şimdilerde pek moda olan bir kavram var: ‘otantik deneyim’. Ne demekse? Sanki biz doğduğumuzdan beri otantik olmayan bir hayat yaşıyormuşuz gibi, tatilde birdenbire ‘gerçek’ bir şeyler arayışına giriyoruz. Bir köy kahvesinde çay içmek, bir el sanatları atölyesinde zoraki bir gülümsemeyle poz vermek, ‘yerel lezzet’ diye pazarlanan, aslında her yerde bulabileceğiniz bir yemeği ‘keşfetmek’… Bütün bunlar, bize dayatılan birer rol. Köydeki amca, muhtemelen günde yüzlerce turistle aynı ‘otantik’ sohbeti yapıyor, el sanatları ustası ise kâr marjını hesaplıyor. Biz de saf saf, ‘işte bu gerçek Türkiye!’ diye kendimizi kandırıyoruz. Gerçek Türkiye, belki de evde pijamalarımızla oturup dizi izlediğimiz anlardır, kim bilir?
Instagram Filtresinin Ardındaki Gerçekler: Ter, Toz ve Kalabalık
Sosyal medya, bu ‘gezilecek yerler’ çılgınlığının en büyük tetikleyicisi. Herkes, en güzel açıyı, en mükemmel pozu yakalamak derdinde. Bir Kapadokya fotoğrafı için sabahın köründe kalkıp, soğukta titreyerek balonların havalanmasını beklemek, sonra da o mükemmel kareyi yakalayıp altına ‘rüya gibi bir sabah’ yazmak… Oysa rüya gibi olan tek şey, o fotoğrafın üzerinde oynanan filtreler ve sizin çektiğiniz çilelerin görünmezliğidir. Kalabalık mı? Aman tanrım, kalabalıklar! Antik kentlerin daracık sokaklarında, müzelerin koridorlarında, hatta doğal güzelliklerin ortasında bile, o selfie çubuğu ordusuyla savaşmak zorundasınız. ‘Huzur’ arayışınız, bir anda ‘yer bulma’ mücadelesine dönüşür.
‘Kendini Bulma’ Vaadiyle Satılan Stres Paketleri
Bir de şu var: ‘Kendini bulma’ seyahatleri. Sanki ruhumuz bir yerlerde kaybolmuş da, Fethiye’nin yamaç paraşütünde, Kaş’ın berrak sularında, ya da bir Ege kasabasının dar sokaklarında bizi bekliyormuş gibi. Halbuki o yamaç paraşütü sırasında kalbimiz ağzımıza gelir, Kaş’ın berrak sularında donarız ve Ege kasabasının dar sokaklarında kaybolma stresi yaşarız. Kendimizi bulduğumuz tek yer, belki de o günün sonunda, yorgun argın otel odamızda, sıcacık yatağımızdır. Ama hayır, ertesi gün yeni bir ‘deneyim’ bizi bekler, yeni bir ‘kendini bulma’ görevi.
Her Durakta Bir Gösteri, Her An Bir Sahne
Türkiye’de gezmek, adeta bir tiyatro oyunu. Her bir destinasyon, sahne, bizler de o sahnenin başrol oyuncularıyız. Rolümüz ise belli: ‘aşırı derecede keyif alıyor’ rolü. Güneş batarken şarap kadehini havaya kaldırmak, yerel bir şarkıcının müziğine zoraki eşlik etmek, bir esnafla ‘canım cicim’ muhabbetine girmek… Bütün bunlar, o büyük gösterinin bir parçası. Ve ne gariptir ki, bu gösteriyi en iyi sergileyenler, en çok beğeniyi toplayanlar oluyor. Gerçekten keyif alıp almadığınızın, anı yaşayıp yaşamadığınızın bir önemi yok. Önemli olan, o anı ‘yaşamış gibi’ göstermek.
Peki ya sonra? Bütün bu ‘görülmesi gerekenleri’ gördükten, ‘yapılması gerekenleri’ yaptıktan, ‘mutluluk pozlarını’ verdikten sonra ne olacak? Bir sonraki tatil planı, yeni bir liste, yeni bir performans. Bu bitmek bilmeyen döngüde, gerçekten dinlenmek, gerçekten görmek, gerçekten hissetmek ne zaman mümkün olacak, orası meçhul. Belki de asıl macera, bu zorunlu turizm ritüellerinden kaçıp, evde battaniye altında kendi ‘otantik’ köşemizi bulmaktır. Ne dersiniz?
0 Yorum