Türkiye’de Gezilecek Yerler: ‘Ruhunu Dinlendir’ Diyenlerin Aslında Ne Çektiği
Ah, Türkiye! Cennet köşeleriyle dolu, her taşının altında bir tarih yatan, her köşesinde bir efsane fısıldayan o büyülü diyar… Ya da bize öyle pazarlanan, broşürlerin en parlak sayfalarında, Instagram’ın en filtreli karelerinde öyle görünen yer. Gerçekten de ruhunu dinlendirmek, zihnini arındırmak için yola çıkanların, aslında ne tür bir ‘dinlenmeye’ maruz kaldığını hiç düşündünüz mü? Yoksa siz de o, ‘görülmezse olmaz’ listelerinin, ‘anı biriktirme’ zorunluluğunun ve ‘eşsiz deneyim’ dayatmasının gönüllü kurbanlarından mısınız?
Cennet Köşelerinin Cehennem Halleri
Bir sabah erkenden kalkıp Kapadokya’nın o meşhur balonlarını izlemeye gitmek… Kulağa ne kadar da romantik geliyor, değil mi? Ta ki o sabahın ayazında, yüzlerce insanla birlikte otobüslerde tıkış tıkış, sonra da ufacık bir tepeye doluşup, önünüzdeki o selfie çubuğu ordusundan balonları görmeye çalışana kadar. Ruhunuz dinleniyor mu o an? Yoksa sinir katsayınız mı tavan yapıyor? Balonlar havalanırken herkesin aynı anda telefonunu çıkarıp o ‘eşsiz’ anı kaydetme telaşı, aslında anı yaşamak yerine anıyı ‘kanıtlamak’ üzerine kurulu modern çağın acımasız bir göstergesi değil mi?
“Otantik” Deneyim Safsatası
Türkiye’de gezilecek yerler dendiğinde, hemen o ‘otantik’ lezzetler, ‘yerel’ zanaatkarlar ve ‘sıcakkanlı’ esnaflar akla gelir. Bir köy kahvesinde içilen demli çay, bir el dokuması halı tezgahında verilen ‘samimi’ sohbet… Ama gelin görün ki, o köy kahvesinde çayı yudumlarken yan masadaki tur otobüsü dolusu insanın gürültüsü, ya da o ‘yerel’ zanaatkarın aslında büyük bir fabrikanın fason ürünlerini sattığı gerçeği, tüm o ‘otantik’ büyüyü bir anda buharlaştırıveriyor. O halıyı almazsanız bir anda kesilen ‘sıcakkanlı’ muhabbeti saymıyorum bile. Gerçekten ‘yerel’ olan ne kaldı ki bu tüketim çılgınlığında?
Fotoğraf Uğruna Çekilen Çile
Pamukkale’nin travertenleri mi? Harika! Ama o ‘beyaz cennetin’ aslında çamurlu, kaygan ve buz gibi sularla dolu olduğunu, o meşhur ‘kartpostal pozu’ için dakikalarca sıraya girmeniz gerektiğini, hatta bazen düşme tehlikesi atlattığınızı kimse söylemez. Ya da Efes Antik Kenti’ndeki o meşhur Celsus Kütüphanesi önünde, binlerce yıllık tarihe saygı duruşunda bulunmak yerine, en iyi açıyı yakalamak için dirsek dirseğe mücadele ettiğiniz anlar… O fotoğraf çekildikten sonra, gerçekten o tarihi hissettiniz mi, yoksa sadece bir ‘check-in’ mi yaptınız?
Huzur Peşinde Koşarken Nefes Nefese Kalmak
Ege ve Akdeniz’in o meşhur plajlarında ‘huzur’ arayanlar, sabahın köründe havlu kapma yarışı, öğlen güneşin altında terler içinde şezlong arayışı, akşam da trafik çilesiyle boğuşurken bulur kendini. ‘Deniz, kum, güneş’ üçlemesinin, aslında ‘kalabalık, gürültü, stres’ üçlemesine dönüştüğü anlar. Oysa dergilerde, sosyal medyada herkes öyle dingin, öyle huzurlu görünür ki, sanki tüm bu karmaşayı sadece siz yaşıyorsunuz sanırsınız. Halbuki herkes aynı filmin farklı bir karesinde, aynı yorgun gülümsemeyi sergiliyor.
Eşsiz Lezzetler ve Bitmeyen Kuyruklar
Gaziantep’in baklavaları, Adana’nın kebabı, İzmir’in boyozu… Türkiye, bir gurme cenneti. Ama o ‘eşsiz’ lezzetlere ulaşmak için saatlerce kuyrukta beklemeniz, sonra da o kalabalıkta, yanınızdaki masanın gürültüsü arasında yemeğin tadını çıkarmanız ne kadar mümkün? O meşhur restorana gitmezseniz ‘ayıp’ olur, gitmezseniz ‘eksik’ kalırsınız. Halbuki şehrin ara sokaklarında, gözden uzak küçük esnaf lokantalarında gizlenen gerçek lezzetler, o ‘popüler’ mekanların yarattığı beklenti yükünün altında ezilip gidiyor.
Yorgunluktan Bitap Düşen Ruhlar İçin ‘Mola’
Tüm bu ‘gezme’ telaşının, ‘görme’ zorunluluğunun ve ‘deneyimleme’ baskısının ardından, asıl ihtiyacınız olan şey, geziden sonra bir tatil yapmak olmuyor mu çoğu zaman? ‘Ruhunu dinlendir’ diye çıktığınız yolda, ruhunuzu daha da yorup, bedeninizle birlikte eve dönmek… Sonra da o fotoğrafları sosyal medyada paylaşıp, altına ‘muhteşem bir kaçamak’ yazmak, sanki tüm o çile hiç yaşanmamış gibi. İşte modern seyahat anlayışının en ironik hali bu olsa gerek: Kendimizi dinlendirmek adına yorduğumuz, sonra da yorgunluğumuzu gizlediğimiz bir illüzyon.
Belki de asıl mesele, gezilecek yerlerin kendisinde değil, bizim o yerlerden beklentilerimizde, başkalarının gözündeki imajımızı koruma çabamızda ve her şeyi ‘mükemmel’ yaşama zorunluluğumuzda yatıyordur. Bir sonraki seyahatinizde, telefonunuzu bir kenara bırakıp, o anın tadını çıkarmaya çalışın. Kalabalığa, gürültüye, hatta bazen hayal kırıklığına rağmen, gerçekten ne hissettiğinize odaklanın. Belki de o zaman, ‘ruhunu dinlendir’ vaadinin gerçek anlamını bulabilirsiniz, ya da en azından, bir sonraki seyahatinizden sonra bir tatile ihtiyacınız kalmaz.
0 Yorum